Palavracılar
Türkiye kötü bir yerde değil. İhracatı 70 milyar doları, ithalatı 100 milyar doları bulan, dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahibiz. Ama entelektüel hayatımız bununla uyumlu değil. Entelektüel hayatımız cüce boyutlarında. Sıradan insanlarda mantığın M’si, tutarlılığın T’si, Gerçek bilginin G’si yok. Sıradan insanlarda olmadığı gibi sıradan insanları aydınlatacak insanlarda ve kurumlarda da yok bunlar. Büyük çoğunluk (gazetecisi, profesörü, şirketi vb.) ağzına geleni söylüyor. Söylenilen şeylerin gerçeklere uyup uymadığına, mantıklı-tutarlı olup olmadığına dikkat edilmiyor. Çoğunluk saçmalıyor, çoğunluk palavra sıkıyor, rakamları tarlaya tohum savurur gibi rast gele savurup duruyor.
Aşağıda bu palavralardan örnekler bulacaksınız.
Gazeteci ve Profesör Şükrü Kızılot
Hürriyet gazetesi yazarı Şükrü
Kızılot 14.11.2004 tarihinde gazetesine manşet olan iddialarda bulundu. Bu
iddialarda Ankara’lı bir iş adamının iki kez gümrük sahtekarlığı yaptığını
ifade etti. Kızılot’a göre bir iş adamı ithal ettiği binlerce ayakkabının her
çiftinin tekini Ankara, diğer tekini İstanbul gümrüğüne göndermiş, daha sonra
da yanlışlık olmuş diyerek bu ayakkabıları çekmemiş. Sonra Gümrük idaresi
bırakılan malları açık arttırmayla satışa çıkarınca bunları tek istekli olarak
kendisi, ucuza satın almış. Yine aynı kişi bir başka sefer de enjektörleri bu
şekilde ithal etmiş. Bu haberler bana gerçek olamayacak kadar saçma göründü.
Kızılot’a ve Hürriyet gazetesine defalarca bu haberin arkasında durmalarını,
ayrıntı vermelerini isteyen e-postalar gönderdim. Hiçbir sonuç çıkmadı.
Gazetecilikte fikri takibin esas olmasına karşın bu haberin devamı gelmedi.
Bence bu haber palavra, Kızılot da palavracı. Böyle birisinin Prof. ünvanı
taşıması ise utanç verici.
Kızılot’un palavracılığı bu
haberlerle sınırlı değil. Başka palavra haberleri de var. Bazen de insanlar
arasında fıkra olarak anlatılan şeyleri gerçekmiş gibi sunuyor yazılarında. Aşağıda
bunlara örnekler bulacaksınız:
30 Ocak 2005
tarihindeki “İki fakülte bitirmiş” başlıklı yazısı:
FIKRA gibi bu olayı, Kibar Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sevgili Asım Kibar
anlattı.
Gazeteye ilan verip, holdinge bağlı şirketlerden biri için genel müdür
yardımcısı arandığı belirtiliyor. Başvuruda bulunanlarla, tek tek görüşülüyor.
İçlerinden ‘ODTÜ’de iki fakülte bitirdim’ diyen biri, beğeniliyor ve işe
başlatılıyor.
Ancak haftalar geçiyor, iki fakülte bitiren bu arkadaştan beklenen verim bir
türlü alınamıyor. Asım Kibar, bu genci ‘Nereden nasıl buldunuz?’ diye
sorduğunda, ‘Efendim, ODTÜ’de iki fakülte bitirmiş. En iyisi buydu aldık’
yanıtını alıyor.
‘Peki, gönderin şunu bana, kendisi ile bir konuşayım bakalım...’ der ve iki
fakülte bitiren kişi gelir. Kibar;
‘Evladım, sen ODTÜ’de iki fakülte bitirdiğini söylemişsin. Hangi fakülteleri
bitirdin?’
‘Efendim ben ODTÜ’de Mühendislik Fakültesi ve İktisadi İdari Bilimler
Fakültelerini bitirdim. Bu fakültelerin inşaatında, taşeron olarak
çalışmıştım.’
Aynı olayı Sayın Kızılot 13 Şubat 2005’de bakın nasıl anlatıyor:
Bir süre önce yazdık, şirkete eleman alınırken,
‘ODTÜ’de iki fakülte bitirdim’ diyen kişiyi fark eden yönetim kurulu başkanı,
iki fakülteyi nasıl bitirdiğinden kuşkulanıp soruyor ‘Evladım hangi fakülteleri
bitirdin?’ O da yanıtlıyor; ‘Efendim Mühendislik ve İdari Bilimler
Fakültelerinin inşaatında şantiye şefiydim. O iki fakültenin inşaat işini
bitirdim.’ Durum anlaşılıyor ve iki fakülte bitiren (!) o eleman, durumuna
uygun bir işe başlatılıyor...
Kızılot bu olayı 30 Ocak tarihli gazetede tamamıyla farklı bir şekilde anlatmıştı. Orada kişi işe alınıyor, haftalar sonra iki fakülte bitirmediği anlaşılıyordu, bu yazıda ise işe alım sırasında durum fark ediliyor. Orada kişi fakültelerin inşaatında taşeron olarak çalıştığını söylüyordu, bu yazıda şantiye şefi olduğunu söylüyor. Kızılot uyduruyor. Yazılarını anımsamıyor ve aradan bir ay geçmeden aynı olayı (ki gerçek olması mümkün değil) farklı şekillerde aktarıyor.
31 Temmuz 2004’deki yazısının başlığı “Bir erkeğe 10 kadın düşen ülke”.Yazının başlığı böyle ama yazıda sonlara doğru öğreniyoruz ki böyle bir ülke yok. Kızılot, bir fıkra anlatıyor, fıkranın esprisini başlığa taşımış.
Yine 13 Şubat 2005 tarihli gazetede bu sefer yine ancak bir fıkra olabilecek olayı gerçekmiş gibi aktarıyor:
Patronun hanımı muhasebeciye kızınca
ŞİRKETLERDE, yönetim kurulu başkanının eşi çok önemlidir. Onları
kızdırdığınız an, beklemediğiniz bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.
Bugünkü olayımızda da şirketin muhasebecisi,
başkana özel bir mektup yazmış. Başkanın karısı da bu mektubu okuyunca, olanlar
olmuş...
Gün içinde, şirketin yönetim kurulu başkanına ulaşamayan muhasebeci, evine
gidip ‘Yenge bu mektup çok önemli’ diyerek, başkana, şu notu bırakmış:
‘Efendim, size gün içinde ulaşamadım. Biliyorsunuz yarın genel kurul
toplantımız var, diğer ortaklar da gelecekler. Bu toplantıda, karı dağıtacak
mıyız dağıtmayacak mıyız? Bana telefonla bilgi verirseniz, ona göre hazırlık
yapacağım.’
Muhasebe müdürünün sorusu, genel kurulun geçmiş yıl kárını dağıtıp
dağıtmayacağına ilişkinmiş. Ancak, inceltme işareti olmadan ‘karı dağıtacak
mıyız?’ diye yazılınca, anlam biraz değişmiş.
ZARFI AÇINCA
Muhasebeci gidince, başkanın eşi, merak edip notu okumuş. ‘Bu toplantıda karı
dağıtacak mıyız?’ kısmını okuyunca da kafası iyice karışmış, suratı da asılmış.
Bir süre sonra eşi eve gelince sormuş;
- Bana söyler misin? Yarın öğleden sonraki toplantı ne toplantısı?
- Genel kurulumuz var hanım, arkadaşlarla çok önemli bir toplantı yapacağız...
- Peki, bu ne biçim genel kurul toplantısı ki, sana not gönderip ‘toplantıda
karı dağıtacak mıyız?’ diye soruyorlar. Otur oturduğun yerde, yarın öğleden
sonra da toplantı, moplantı yok!.. O muhasebecinin de işine hemen son
vereceksin anladın mı?
Karı sözcüğü üzerine
bulduğu kendince zeki nokta hoşuna gitmiş olmalı ki 7 Aralık 2008 tarihli
yazısında buna benzer başka bir “gerçek” olayı anlatıyor:
YAŞANMIŞ BİR OLAY
Yıllar önce, Çanakkale'de bir konferans sırasında yaşadığım ilginç bir şapka
olayı var.
Çanakkale'nin bir ilçesinde, yerel gazete çıkardığını belirten, düzgün giyimli
birisi sordu;
Sayın Hocam, "a"nın üzerindeki şapka kalktı mı, duruyor mu?
-Net bir şey söyleyemeyeceğim. Kalktı diyen de var, bazı harflerde uygulanıyor
diyen de...
Ahh... Kalktı deseydiniz, çok sevinecektim, dedikten sonra, başından geçen
olayı anlattı.
Arabası ile adrese teslim kömür satan biri, gazeteye ilan verir. İlanda,
kömürün fiyatına arabacının nakliye kárının da dahil olduğunu eklemeyi ihmal
etmez. Ancak, hazırlanan metne, "kár"ın üzerindeki şapka konulmayınca
ilan şöyle çıkmış:
"Bulunmaz fırsat!.. Kömürün tonu 200 YTL. Buna arabacının karı da
dahil..."
İlanı okuyanlar, arabacıyı kömür için değil, diğer konu için arayınca, olanlar
olmuş. Adamcağız ve karısı, çok zor duruma düşmüşler. Ardından, arabacı ile
gazetenin sahibi "kárı dağıtma" konusunda mahkemelik olmuşlar.
Siz hiç bir ilanda
“buna arabacının karı da dahil” şeklinde bir ifade okudunuz mu? Olur mu böyle
bir şey yahu? Böyle bir şeyi yaşanmış bir olay diye aktarmak milleti salak
yerine koymak demektir.
Şükrü Kızılot
palavra atmayı sürdürüyor. Hürriyet gazetesinin 13 Ağustos tarihli sayısında Şükrü
Kızılot’un “Bardağın Boş Tarafı” başlıklı yazısında şöyle bir ifade var:
“Yılbaşından bu yana yüzde
50’yi bulan ve devam edeceğe benzeyen akaryakıt zammı….”
Bu ifade bana
gerçekçi görünmedi. Akaryakıta bu kadar zam yapılmadığını düşündüm. Internet’te
biraz arama yapınca da Kızılot’un palavra sıktığı belli oldu:
Vatan Gazetesinde
03.08.2005 tarihli bir haberde şöyle deniyor
(http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=04.08.2005&Newsid=58103&Categoryid=2):
Petrol Sanayi Derneği (PETDER) verilerine göre, toplam akaryakıt satışları
Haziran ayında ise geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3.1 oranında azaldı.
Yaşanan düşüşte, kaçak akaryakıtın bir türlü önlenememesinin yanı sıra benzin
fiyatlarında üst üste gelen zamlar etkili oldu. Haziran ayında benzine 20 gün
içinde üç kez zam gelmişti. Benzin fiyatları 2005 yılı başından bu yana yüzde 11
ila 13'lük artış gösterdi.
Gördüğünüz gibi
yüzde 11-13’lük artış Kızılot’ta yüzde 50 oluyor. Kızılot’ta bilimsel
titizliğin zerresi yok. Daha komiği Şükrü Kızılot’un yine daha önce
yazdıklarını anımsamayıp sonraki yazılarında başka rakamlar vermesi. 15/09/2005
tarihli Hürriyet’te Kızılot bakın ne diyor: “Son bir yılda süper benzinin,
rafineri çıkış fiyatı yüzde 55, satış fiyatı yüzde 33 arttı. Yılbaşından bu
yana da yüzde 20 civarında artış oldu.”
Bu son rakam bile doğru değil. Hürriyet’in 13/09/2005 tarihli sayısında
yılbaşından bu yana benzin fiyatlarının yüzde 17.5, motorin fiyatlarının yüzde
19.5 oranında arttığı yazıyor. Kızılot yazdığı gazeteyi bile okumuyor.
Çalakalem yazıyor.
Kızılot’un
palavracılığına bir başka örnek Hürriyet’te 10 Ağustos 2004 tarihinde
yayınlanan yazısı. Kızılot bu yazısında bakın ne diyor: Ülkemiz yabancılar için aynı zamanda tam bir para cenneti!.. Döviz
bozdurarak, Türk Lirasını Türkiye’deki yatırım araçlarında değerlendirenler, dolar bazında yüzde 4050 hatta daha fazla kazanç sağlıyorlar. Üstelik bu
kazançları, vergiye de tabi değil...
Bu akıl almaz bir
iddia. Bu iddiayı örneklemesi gerekir. Yazıda bu örnekleri vermeye çalışıyor:
İsterseniz
birkaç örnek verelim.
- Bir yıl önce, dolarını bozdurup
Türkiye‘de Hazine Bonosu alan bir
yabancı, bir yıl sonra dolar bazında yaklaşık, yüzde 50 kazanç elde etti.
Ee hani yüzde 4050
kazanç? Yazıya yüzde 4050 diye başlayıp sonra yüzde 50’de karar kılıyor.
Bir başka örnek daha
veriyor:
Bir yıl
önce, dövizini bozdurup, tasarrufunu Türkiye‘de mevduat faizi, repo ya da benzeri yatırım araçlarında
değerlendiren yabancılar da döviz cinsinden yüzde 30-40 civarında getir]
sağladılar.
Eee, yine yüzde 4050
kazanç yok! Üstelik bu sefer kazanç
oranı yüzde 30-40’a düşmüş.
Yazısını şu şekilde
bağlıyor:
Sonuçta,
yabancı ülkede dolarına yılda yüzde 1- 2 getiri sağlayabilenler, Türkiye‘de
Türk Lirasına çevirip, bir yılda bunun 30-40 katı gelir sağlayabiliyorlar.
Başka bir anlatımla, ülkelerinde 30
yılda elde edecekleri getiriyi, Türkiye’de bir yılda sağlayabiliyorlar.
İyi de Sayın
Kızılot, yazı bitti, halen yabancıların nasıl olup da yılda yüzde 4050 oranında
kazanç sağladığını anlatmadınız. Siz ne biçim bir bilim adamısınız?
Palavranızın, uydurmanızın, desteksiz atmanızın, kahve köşelerine yakışan
çıkarımlarınızın bir sonu yok mu?
Palavracı Kızılot
devam ediyor: (Hürriyet, 27 Kasım 2007): 1999 yılı öncesi sahte fatura
konusunda, "vergi kaybı" ve "vergi kaçırma kastı" birlikte
aranıyordu. 4369 Sayılı Kanunla, bundan vazgeçilince, öyle oldu ki 50 YTL'lik
sahte fatura bulunsa dahi, insanlar hapse atıldı. Bu konuda çarpıcı bir olayı "İhracatçının
Gözyaşları" başlıklı yazımızda açıklamıştık (Bkz. 12 Aralık 2002 tarihli Hürriyet).
Kısaca özetleyelim, 30 milyon dolarlık ihracat yapan bir ihracat şirketinde,
biri 50, diğeri de 70 YTL'lik, akaryakıt alımıyla ilgili iki naylon fatura
bulunduğu için, şirketin yönetim kurulu başkanı, 30 ay hapse mahkum edilip
hapse atılmıştı.
Hapisteyken de çocuklarına "Ben bu ülkeye 30 milyon dolar döviz getirdim.
Ancak 100 dolarlık fatura yüzünden hapse atıldım. Yarın siz de aynı durumla
karşılaşabilirsiniz. Satın malı-mülkü, gidin Amerika'ya yerleşin. Ben de
hapisten sağ çıkarsam, gelirim Amerika'ya" demişti.
Böyle bir olay yok. Hiç olmadı.
Yine böyle hiç olmamış ve olamayacak bir başka olay da Kızılot’un
2 Ekim 2005 tarihli yazısında yer alıyor:
Yol kenarındaki hamile kadın
OTOMOBİLİNİZLE giderken, yol kenarında yarı baygın vaziyette yatan hamile bir
kadın görürseniz ne yaparsınız? Herhalde otomobilinize alıp hastaneye
götürürsünüz.
Celil Bey de öyle yapar. Yol kenarında, yarı baygın vaziyette kıvranan hamile
kadını görünce otomobilinden iner. ‘Ne olur beni hastaneye yetiştirin. Doğum
yapmak üzereyim' diyen hamile kadını hastaneye götürür. Kendinden geçmiş
vaziyette olan kadını, acil servise bıraktığında, hastane görevlileri bir
tutanak tutacaklarını söyleyerek Celil Bey'in kimlik bilgilerini ve adresini
isterler. Birkaç dakika içinde düzenlenen tutanağı imzalayan Celil Bey,
hastaneden ayrılır. Bu arada kadın da doğum odasına alınır.
İLGİNÇ BİR GELİŞME
Bir süre sonra, doğum olayı gerçekleşir ve kadının nur topu gibi bir oğlu olur.
Ertesi gün, çocuğun nüfus bilgileri için, anneye babanın adı ve adresini
sorarlar. Kadın da kendisini hastaneye getiren kişinin, çocuğun babası olduğunu
söyler. Bunun üzerine, hastaneye girişte alınan kimlik bilgilerine göre,
görevli memur formu doldurur.
Kadın aynı gün hastaneden taburcu olur. Aradan, bir ay geçtikten sonra kadın,
Celil Bey aleyhine Medeni Kanun'un 301. maddesine göre, ‘babalık davası' açar
ve çocuğu tanımasını ister.
Duruşma ile ilgili tebligatı alan Celil Bey, dava dilekçesini okuyunca, şok
geçirir. Hemen avukatına gider ve çocuğun gerçek babası olmadığını anlatır.
Ardından, kadının açtığı davanın reddini ister. Bu davada da en sağlam ispat
aracı ‘DNA testi' olduğu için, bu testin yapılmasını da talep eder.
SÜRPRİZ BİR SONUÇ
DNA testi yapılır. Buna göre, Celil Bey'in çocuğun babası olmadığı ortaya
çıkar. Yapılan tetkiklerde, Celil Bey ile ilgili, bir sonuç daha ortaya çıkar.
Düzenlenen raporda, doğuştan varolan bir sorun nedeniyle, ‘Celil Bey'in çocuk
sahibi olmasının hiç mümkün olmadığı' yazılıdır.
Celil Bey raporu okur ve düşer bayılır.
Nedenine gelince, Celil Bey'in biri 7 diğeri 9 yaşında iki çocuğu vardır!..
BİR BAŞKA SÜRPRİZ
Celil Bey'i bekleyen ilginç gelişmeler devam ediyor. Çocuk sahibi olmasının
mümkün olmadığını öğrenen Celil Bey, avukatına ne yapabileceğini sorar. Aldığı
yanıt ilginçtir:
‘Türk Medeni Kanunu'nun 289. maddesine göre, kocanın; çocuğun kendisinden
olmadığına dair davayı, doğumdan başlayarak 5 yıl içinde açması gerekiyor. Bu
süre geçtikten sonra ‘soybağının reddi' için, dava açılamaz.'
Özetle, Celil Bey'in kendisine ait bu çocukları reddetme şansı da ortadan
kalkmıştır!..
Çocukların babasının
kim olduğunun belirlenmesi için DNA testi yapılır. Bu testte de bir kişinin
kısır, çocuk yapamaz halde olup olmadığı anlaşılmaz. Kızılot yine bizi salak
yerine koyuyor.
Gazeteci Soner Yalçın
Soner Yalçın
Hürriyet’teki 23 Mart 2008 tarihli yazısında "Özgürlük Heykeli'nin Pek
Bilinmeyen Öyküsü" başlıklı bölümde heykelin Süveyş Kanalı açılışı için
yapıldığını, teslim edilemediğini, bir depoda bekletildiğini, sonradan
Amerika için birtakım değişilikler yapıldığını veNew York'a gönderildiğini
yazdı.
Bu iddia daha önce
de Murat Bardakçı'nın yönetimindeki Hürriyet Tarih ekinde yayınlanmıştı.
Yalnız, literatürde
bu iddiayı doğrulayacak hiçbir bilgi yok. Benim anladığım şey bu bilginin
palavra olduğu yolunda. Bu konuda
http://en.wikipedia.org/wiki/Statue_of_Liberty
adresindeki bilgiye
de bakabilirsiniz.
Şair, Yazar, Gazeteci
Özdemir İnce
Özdemir İnce
Hürriyet’teki 9 Nisan 2008 tarihli yazısında “ABD, kendisi tarafından yazılmış
olan bir kullanım klavuzuna uygun olarak Said Nursi’yi kullanmış, şimdi onun
bir klonu olan Fethullah Gülen’i tepe tepe kullanmaktadır.” dedi. ABD’nin Said Nursi’ye desteğini ilk duyuyorum.
Bu iddianın bir dayanağı yok, tamamen palavra.
Gazeteci Emre Aköz
Emre Aköz Sabah’taki
8 Nisan 2008 yazısında “Aynı tabanca, sabah bir solcunun eline verilerek bir
ülkücü öldürülüyordu. Akşam saatlerinde aynı tabanca bir ülkücüye teslim
edilerek bir solcunun öldürülmesi sağlanıyordu. Gelişigüzel bir örnek değil
bu... Aynen vakidir. Saptanmıştır. İspatlanmıştır.” Dedi. 10 Nisan’da da bu
iddialarına kanıt olarak Avni Özgürel’in tamamen üfürükten bir iddiasını sundu.
Avni Özgürel’in iddiasının da, Emre Aköz’ün iddiasının da aslı astarı yok.
Tamamen palavra.
İslami Yazar Ali Bulaç
Laiklerin ve liberallarin pek sevdiği İslami
yazar Ali Bulaç palavracının teki. Aşağıda onun bu türden yalan ve yanlış
savlar içeren yazılarından örnekler bulacaksınız.
12 Agustos 2006 tarihli yazısında Hiroşima’da
ölenlerin sayısını 140.000 olarak veriyor. Ama dunyaca unlu ve saygin
Grolier Ansiklopedisinin http://www.grolier.com/wwii/wwii_atom.html
adresindeki sitesinde Hirosimaya atilan bombadan 70000 kisinin oldugu yaziyor,
140000 degil. Japonlarin http://www.csi.ad.jp/ABOMB/index.html
adresindeki sitesinde de ayni rakam veriliyor.
10 Temmuz 2006’da Ronald Reagan’a
atfen bir savda bulunuyor: Ahd-i Atik’in teolojiyi ilgilendiren bu
kayıtlarının aktüel Filistin sorunuyla nasıl bir ilgisi olduğu sorulabilir.
Dünya, modern Batı kültürünün derin etkisinde, “dini olan” her şeyi siyasetin,
ekonominin, kamusal alan ve gündelik hayatın dışına atmak için zorlanırken,
İsrail, kurucu ideolojisini, devlet olarak yapıp ettiklerini, Filistinlilere ve
goyim olan herkese bakışını bu inanca dayandırıyor. 1986’da Libya’yı
bombalamadan bir gün önce ABD Başkanı Ronald Reagan konuşmasında şunu demişti:
“İsmailoğulları’nın son ferdini de çölün derinliklerine sürünceye kadar bu
savaş devam edecektir.”
Böyle bir bilgiye başka bir yerde
rastlanılamaz çünkü Reagan’ın böyle bir demeci-açıklaması yok, olamaz da.
29 Mayıs 2006 tarihli yazısında
bakın ne diyor: İlk soykırım 15. yüzyılın başlarından itibaren İspanya’da
Müslümanlara karşı yapıldı ve sadece Müslüman olmaları dolayısıyla İspanyollar
tam 3 milyon Müslüman’ı öldürdü.
Böyle bir şey yok. İspanya’da
Müslümanlar soykırıma uğramadı, göç ettirildi. Üstelik göç ettirilen
Müslümanların sayısı yaklaşık olarak 300.000’di. Yani, Ali Bulaç hem sayıda
yanlış yapıyor, hem de göç ettirme yerine soykırım diyerek yalan söylüyor.
15 Mayıs 2006’da “İran neden nükleer
silah ister” başlıklı yazısında şunları yazıyor: İran’ı “nükleer silah”
edinmeye sevk
Bu yazılanlar da asılsız. Ali Bulaç
dışında hiçbir yerde böyle bir bilgi yok. İran-Irak savaşı Irak’ın atom bombası
tehdidi ile bitmedi. Ali Bulaç uyduruyor. Amaç İran’ın atom bombası sahibi
olmasına destek sağlamak.
Yurt Partisi Başkanı
Saadettin Tantan
Hürriyet gazetesinin
15 Kasım 2005 tarihli sayısında şöyle deniyor:
“ESKİ İçişleri Bakanı ve YP Genel Başkanı Sadettin Tantan, önceki gün Yeniçağ Gazetesi’ne çarpıcı
açıklamalar yapmış. Türkiye’de 3000
ajanın varlığından söz ederken, Şemdinli
olaylarını ‘Ajanlar savaşı’ olarak
nitelendiriyor.”
3000 Ajan nasıl bir
rakam, nereden çıkmış? Niye 300 değil, 30000 değil de 3000? Bu rakamı kim
bulmuş? Nasıl hesap yapmış? Kaynağı nedir? Hiçbirşey belli değil. Büyük olasılıkla palavra bir rakam bu.
Şemdinli olaylarının “Ajanlar savaşı” olarak nitelendirilmesi gibi bir palavra.
Yazar-Senarist Ömer Lütfi
Mete
Sabah gazetesinin 28 Kasım 2005
tarihli sayısında Ömer Lütfi Mete şöyle
yazıyor:
En çok yabancı gizli servis elemanının bulunduğu ülkenin Türkiye olduğu,
'meslekten' yabancıların da açıkça dile getirdikleri bir keyfiyettir.
Günümüzde güçlü gizli servisleri dokunulmaz ve hatta görülmez yapan buluş,
ulusaşırı Sivil Toplum Kuruluşları'dır. 'Yükseltilen değer' oldukları için yan gözle bakamadığınız bu teşkilatlar 'kurmay casus havuzları' gibidir. Gerek
'yerel' görünenler içinde ve
gerek ulusaşırı olanlar arasında hakikaten insaniyet namına bazı işler yapan biriki
masum STK çatısı veya STK uzantısı bulunduğu için ' yaşın yanında kurular' da yanmaz hale
gelir.Sömürgeci uygarlığın bu maymuncuğu bütün dünyada etkindir. Fakat
Türkiye'de hem her yerden fazla etkin olmaya devam etmekte, dünya için
eğitecekleri elemanlarını da burada ustalaştırmaktadırlar.
Tarih boyunca bu maymuncuk en korkunç zararı Türk milletine verip paramparça
ettiği halde, hiçbir toplum onları masum görmeye bizim kadar şartlandırılmış
değildir. Bunun başlıca sebebi, sömürgeci uygarlığın -ilkel şekliyle- SKT'yı
Osmanlı üzerinde keşfetmiş olmasıdır. Böyle bir birikim, onların en
melunlarının bile 'yaşın yanındaki kuru' rolü ile yanmaya karşı korumalı olmalarını kolaylaştırmaktadır. Bu
sayede hepsi kendisini salt Türkiye insanının hayrına çalışan kuruluşlar olarak
pazarlamayı becerebilmektedir. İçlerinde hayırlı niyet ve gayret güden birey
veya kurumlar hakikaten var ise, onlar da buzdağının üstünde buharlaşan
zerrecikler olarak istisna teşkil etmektedir.
Koskoca imparatorluğu, o çağların STK görevi yürüten çarklarınca oluşturulan
fitnelerle doğal seyrinden çok daha hızlı şekilde kaybettiğimiz halde, şimdiki
geliştirilmiş uzantılarını kutsayabiliyoruz. O gün misyonerlik ve stratejik
bozgunculuk için gelenlerin torunları bugün kara kaşımız ve kara gözümüz için
sevdalanıp hizmetimize koşan insaniyet kahramanları oluvermiştir.
Niye ve nasıl? Dünün sömürgecileri, bugün dünyanın evliyaları mı oldu? Zaman
içinde aramızdan kendilerine -bütün bir ülkeyi uyutmaya yetecek miktarda-
işbirlikçi nesiller devşirebildikleri için bir yatırıp bin kaldırabiliyorlar.
Sömürgeci uygarlığın geliştirdiği en büyük silah atom bombası değil,
STK'lardır.
Vay canına sayın
seyirciler! En çok gizli servis elemanı Türkiye’deymiş! Sömürgeci uygarlık STK
çalışanları diye ajan gönderiyormuş! Hatta bunları Türkiye’de
ustalaştırıyormuş. Osmanlıyı bile o zamanın STK’ları yıkmış. STK’lar atom
bombasından bile tehlikeliymiş! Mete’nin iyi bir senarist olduğu anlaşılıyor.
Palavraları yazmış da yazmış. Sabah gazetesinde böyle yazıların çıkması utanç
verici bir şey.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan
Hürriyet gazetesinin 25 Eylül 2005
tarihli sayısında şöyle deniyor: Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayip Erdoğan,
Türkiye’de Fon’a devredilen bankaların devlete maliyetinin 156 milyar dolar
olduğunu hatırlatarak, “Bu parayı vatandaş ödedi…..”
Halbuki söz ettiği Fon’un (Tasarruf
Mevduatı Sigorta Fonu-TMSF) başkanı Ahmet Ertürk, 28 Aralık 2004’de Milliyet’te
çıkan röportajında bakın ne diyor:
TMSF Başkanı Ahmet
Ertürk, "Toplam 6.2 milyar dolarlık bir tahsilat öngörmüştük. Bunun yüzde
90'ının 2007 sonuna kadar gerçekleşmesini, Hazine'ye gidecek dolaylı
kaynaklarla 7.2 milyar dolara çıkmasını bekliyoruz. Fon, batık bankaların
maliyetinden 7.2 milyar dolarlık bir düşüş sağlamış olacak. Daha önce
açıkladığımız 46 milyar dolarlık toplam batık banka faturasından bankacılardan
tahsil edilebilecekler ve 2.2 milyar dolarlık tahsilat ile toplam 37 milyar
dolarlık bir maliyet çıkarmıştık. Ancak bu bizim kötümser senaryomuzdu. Etkin
tahsilat yöntemlerini uygulayarak batıkların faturasını 33 milyar dolara
indirmeye çalışıyoruz" diyor
Yani, batık bankaların maliyeti hiçbir zaman 156 milyar dolar olmamış. 46
milyar dolar az-uz bir para değil. Ama bu parayı 156 milyar dolar gibi abuk bir
rakama çıkartmak da yenilir yutulur şey değil. Başbakan’ın palavra sıkma
lüksünün olmaması gerekir!
Radikal gazetesinde 4 Ağustos 2006
çıkan bir haber de Tayyip Erdoğan’ın başka bir palavrasını açığa çıkartıyor: Başbakan
Tayyip Erdoğan'ın, Ordu'da miting yapan ve şehirlerarası yolu kapatan fındık
üreticilerini dağıtmadığı için görevden aldığı Ordu Emniyet Müdürvekili Rıdvan
Güler'i eleştirirken dile getirdiği, "O esnada iki kişi öldü. Niye öldü bu
insanlar? Çünkü trafik kapalıydı, ambulansta öldüler" iddiası doğru
çıkmadı. Ordu İl Sağlık Müdürü Halis Türkyılmaz, eylem günü Ordu sınırları
içinde ambulans yetişmediği için ölüm vakası olmadığını açıkladı. AKP
milletvekillerinin, "iki kişi ambulans yetişmediği için boğuldu"
iddiası da, Sağlık Müdürü Türkyılmaz'ın, "Boğulan iki kişi olay yerinde
ölmüştü" sözleriyle yalanlandı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın iddiasını boşa
çıkaran bu iki bilgi, dün de Ordu İl Sağlık Müdürü tarafından teyit edildi. DHA
muhabirinin sorusunu yanıtlayan İl Sağlık Müdürü Halis Türkyılmaz,
"Yolların kapalı olmasından dolayı hayatını kaybeden yok. O gün ilimiz
sınırları içinde iki ölümlü vaka oldu. Boğulan bu kişiler olay yerinde hayatını
kaybetmişti" dedi.
Hürriyet'in
6 Aralık 2003 tarihindeki sayısında "İnternet Telekom'la hızlandı, Erdoğan
coştu" başlıklı bir haber var. Bu haberde şöyle deniyor: ADSL Projesi hakkında da bilgi veren
Erdoğan, bu projeyle internet kullanıcılarının mevcut sisteme göre yaklaşık 40
kat daha hızlı internet imkanına zaman sınırı olmaksızın kavuşacaklarını
bildirdi. Bu sistemle hem internet, hem de telefon bağlantısının aynı anda
kurulabileceğini belirten Erdoğan, şunları kaydetti: ‘‘Bilgi toplumuna geçiş
için attığımız adımlar, bu projeyle birlikte önemli ölçüde ivme kazanacaktır.
Bu projeyi telekomünikasyondaki GAP projemiz olarak görüyoruz. İnternet üzerinden
ticaret canlanacak, yeni iş alanları açılacaktır. Şu anda Avrupa ve OECD
ülkelerinde 100 kullanıcıdan ikisi ADSL imkanından yararlanmaktadır. Bizde bu
oran maalesef 10 binde 2 seviyelerinde kalmıştır. Bu uygulama sayesinde bu
rakamların belli aşamalarla gelişmiş ülkeler seviyesine çekilmesini
hedefliyoruz. Türk Telekom, bu teknolojinin yaygınlaşmasını da düşünerek eski
tarife üzerinden önemli oranlarda indirime gitmiştir. Bu indirimler, yüzde
40'lardan başlayıp, yüksek, hızlı bağlantı seçeneklerinde yüzde 80'lere varan
oranlara çıkmaktadır. Ayrıca, Telekomünikasyon Kurulu'nun onayına sunulan ve
artı yüzde 20'ler civarında bir başka promosyon indirimi de düşünülmektedir.’’
Bu haber niye palavra? Çünkü ADSL normal dial-up bağlantılardan bu kadar hızlı değil. Normal dial-up bağlantı ile en çok 56 Kbps, ortalama olarak da 40-45 Kbps'lık hızlar söz konusu. Telekom'un Web sitesinde, http://www.telekom.gov.tr/tarifeler/tarife1.html adresinde ADSL ücretleri şu şekilde veriliyor:
ADSL
Erisim (Her Bir Port Için)
|
HIZI (Kbps) |
BAĞLANTI ÜCRETİ |
AYLIK ÜCRET |
|
128/32 |
60.000.000 |
60.000.000 |
|
256/64 |
87.000.000 |
87.000.000 |
|
512/128 |
141.000.000 |
141.000.000 |
|
1024/256 |
249.000.000 |
249.000.000 |
|
2048/512 |
465.000.000 |
465.000.000 |
Görüldüğü
gibi sıradan kullanıcıların kullanacağı ADSL bağlantısının hızı yalnızca 128
Kbps, yani, normal dial-up bağlantıların yalnızca 2.5 katı kadar hızlı.
Listedeki en yüksek hız, 2048 Kbps dial-up bağlantıdan kırk kat hızlı ama bu da
peynir ekmek gibi herkesin alabileceği bir fiyata değil. Herkesin ödeyemeyeceği
yüksek hızlarda bağlantı ADSL öncesinde de söz konusuydu. Üstelik yine
Hürriyet'ten Yurtsan Atakan'ın 14 Aralık'taki yazısında belirttiği gibi
Türkiye'nin İnternet çıkışı acınılacak kadar düşük. ADSL hatlarıyla
kullanıcıların elde edeceği yüksek hız ne yazık ki Türkiye'nin yavaş İnternet
çıkışına takılacak. Bunun çözümü de bir devlet kuruluşu olan Türk Telekom'un
fiyatları ucuzlatması değil, tümüyle özelleştirilerek yok edilmesi. Özel
şirketler en verimli şekilde Türkiye'nin İnternet çıkışını arttırırlar. Bunun
dışındaki sözler palavradan ibarettir.
ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut
5 Eylül 2004 tarihli Hürriyet'in İnsan Kaynakları ekinde şöyle deniyor:
"Dünyada ilk teknopark 1950'l yılların sonunda ABD'nin California eyaletinde kuruldu....Ural Akbulut, ABD'nin bilim ve teknolojide büyük bir güç oluşunu o yıllarda kurduğu teknoparkına bağlıyor ve "O gün bugündür de bilim ve teknoloji yarışında hiçbir ülke Amerika'ya yaklaşmıyor" açıklamasını yapıyor."
Ural Akbulut saçmalıyor. Kastettiği şey Silikon Vadisi ise burası bir teknopark değil, girişimcilerin kendi güçleriyle var ettikleri bir yer. Silikon Vadisi’nin tarihi Hewlet-Packard firmasının 1939 yılında kurulmasıyla başlar. Bu firma bir teknoparkta falan değil garajda kurulmuştur. Akbulut’un dediği gibi, şu anda teknoparka dediğimiz şeye benzeyen bir oluşum Stanford Üniversitesinde kurulmuş ama bunun tarihi 1950’li yıllara dayanıyor. Yani, zaten Silikon Vadisi’nin oluşmaya başlamasından çok sonra bir tarihe.
Ural Akbulut açıklamalarına devam ediyor: "Dünyada en hızlı gelişen teknoparkların başında geliyor." Sonra da şöyle bir ifade var: "Bu yılın sonunda firma sayısının 140'a, 35 bin metrekara olan kapalı alanın 65 bin metrekareye, çalışan sayısının bin 500'e yükseleceğini kaydederek, iki buçujk kata yakın bir büyüme göstereceklerini ifade ediyor."
Akbulut'un yukarıdaki rakamları doğru ama bu rakamlar bir şey ifade etmiyor. Yıllardır ODTÜ'de ODTÜ-KOSGEB Teknoloji Geliştirme Merkezi var, yıllardır ODTÜ'de teknopark var, peki bunlar şimdiye kadar hangi teknolojiyi geliştirdiler, kaç adet patent aldılar, yurt dışına ne ihraç ettiler?
ODTÜ teknoparkındaki firmalar artıyor çünkü orada olan firmalara vergi muafiyeti var, yoksa orada bir şey üretilmiyor, bir şey araştırılmıyor, bir şey geliştirilmiyor.
Ural Akbulut palavralarına devam ediyor. Hürriyet'in 2 Ekim 2004 tarihli sayısında bu sefer palavra argümanlarla Türkiye'nin kendi uydusunu üretmesi gerektiğini ifade ediyor: "Her şey uydunun yapıcısı ülkenin kontrolünde; telefonunuz kapalıyken bile sizden gizli olarak dinlenebiliyor. Hiçbir mahremiyetiniz kalmıyor. ...Şimdi uçağınızı barış zamanında uçuyorsunuz, savaş zamanında ne olacağı karşı ülkenin kararına bağlı. Bu Iraklıların başına gelendir. Irak uçakları yerden bile kalkamadı, radarların düğmesine bile basamadılar. Çünkü, kendi teknolojileri olmadığı için tamamen dış güçlerin kontrolündeydi."
Ural Akbulut'un bu sözleri tümüyle palavra. Cep telefonları kapalıyken dinlenemez, biiir. Irak uçakları ilk savaşta da, ikinci savaşta da ABD'nin elektronik güdümü ile kullanılmaz duruma gelmediler, ikiii. Ural Akbulut'un ODTÜ'nün başında bulunması büyük bir utanç kaynağı, üççç.
H.Ü. Rektör Yardımcısı Profesör Erol
Belgin
3 Nisan 2005 tarihindeki Hürriyet’te
şöyle bir haber yayınlandı: "Bebeklerde yedinci ayda kulak embriyoda
tamamlanmış oluyor. Hamile kadınlar, ölçülü, kaliteli müzik dinlesinler. Klasik
Türk ve Batı müziğe bu konu için ideal bir seçimdir. Bebeğin işitme ve lisanla
ilgili kabiliyetleri 0-4 yaş arasında tamamlanıyor. Lisan konuşma gelişmeyince,
zeka da donuk kalır. Mozart dinleyerek büyümüş bir çocuğun IQ’su 5 puan fazla
oluyor" dedi. Belgin, müzik dinlemeyen kişinin gelişmesinin zor olduğunu
vurgulayarak, bir enstrüman çalan insanla çalmayan arasında fark olduğunu
söyledi.
Belgin’in açıklamaları kocaman bir
palavradan ibaret. Mozart dinlemenin IQ’yu
5 puan arttırdığı doğru değil. Bu bilgi Kolej öğrencileri arasında
yapılan, tartışmalı ve bir daha gösterilemeyen bir teste dayanıyor. Bu testte
dinleyicilerin kısa dönem IQ’sunun arttığı
saptanmış. Hepsi bu. Çocukların IQ’sunun 5 puan arttığı değil. Ölçüsüzce
palavra atan Sayın Belgin’in H.Ü. rektör yardımcısı olması ise utanç verici bir
durum.
Sosyalist Demokrasi Partisi
Bu parti 2004 yılında Ankara’da bir
bildiri yayınladı. Bu bildiride Amerika’nın Irak’ın Felluce kentinde yürüttüğü
operasyon kınanıyor ve şöyle deniyor: “Ey İnsanlık,Neredesin! ABD’nin Irak’ı
işgalinden bu yana Felluce’de öldürülen insan sayısı yaklaşık 100 bin. Felluce
kalpsiz dünyanın kalbi, vicdansız dünyanın vicdanıdır….”
Halbuki bu bildirinin yayınlandığı
zamanlarda yapılan bir araştırma bütün operasyon boyunca Irak’ta ölen
sivillerin sayısını, Felluce hariç olmak üzere, 40000 ile 100000 arasında verdi.
Felluce operasyonu bittikten sonra yapılan açıklamalarda 3-4 bin direnişçinin
(sivil değil) öldürüldüğü açıklandı (bunların arasında Türk şöförleri öldüren
caniler de var). Yani, bildiride açıklanan rakam tümüyle palavra. Bu parti
“Bilimsel Sosyalizm” terimine ek olarak “Palavracı Sosyalizm” terimini de
dünyaya hediye etmiş oluyor.
Hürriyet Gazetesi Yazarı Bekir Coşkun
Bekir Coşkun 29 Aralık 2004 tarihli yazısında şöyle diyor: Irak’ta öldürülen insan sayısı, tsunaminin
öldürdüğü insan sayısının beş katıdır.
Halbuki 28 Aralık 2004 tarihindeki Hürriyet’te depremde
ölenlerin sayısı 80.000 civarında deniliyordu. Coşkun’un hesabına göre Irak'ta
öldürülenlerin sayısı 400.000 olmalı. (Coşkun yazısından birkaç gün sonra
deprem ve sonucundaki tsunamiden ölenlerin sayısı 300.000’e tırmandı). Halbuki
yine Hürriyet’te 26 Aralık'ta yayınlanan değerlendirmelerde Irak'taki ölü
sayısı 40.000 ile 98.000 arasında veriliyordu. Yani, Bekir Coşkun kendi
gazetesini bile okumayan, uyduran, palavra sıkan birisi. Bu kişinin Hürriyet’in
baş köşelerinden birisini işgal etmesi ise utanç verici.
Akşam Gazetesi Yazarı Nihat Genç
Nihat Genç 23 Haziran 2005 tarihli yazısında
Amerikan güçlerinin Felluce'de 2 saat icinde 70 bin insanı öldürdüğünü yazdı.
Ben de ona bu bilgiyi nereden aldığını soran bir mesaj attım. Sayın Genç yanıt
vermedi. Vereceğini düşünmüyordum bile. Çünkü bu tür bir bilgi Türkiye’de değil
dünyada da yok. Genç’in iddiası tümüyle uydurma, palavra. Böyle bir adamın
büyük bir gazetede yazı yazabilmesi Türkiye için utanç verici.
57. Hükümetin Ulaştırma Bakanı Oktay Vural
Prof. Enis Öksüz Ulaştırma Bakanlığı'ndan alındıktan sonra yerine ABD'de okumuş Oktay Vural getirildi. Ama ABD'de okumanın palavra sıkmaya engel olmadığı aşağıdaki haberde görülüyor. Bu haber Oktay Vural'a yılın en palavracı bakanı ödülünü kazandırabilir.
8 Ocak 2002 tarihli Hürriyet gazetesi: 400
KANALLI TV: Telefon hatları üzerinden aynı anda hem telefon hem
internet hem de tv erişimini sağlayacak sistemin ihalesine bu ay içerisinde
çıkılacağını kaydeden Vural, şunları söyledi: ‘‘Bu sistem, ihalesi yapıldıktan
yaklaşık 6 ay sonra hizmet vermeye başlayacak. Böylece, vatandaşlarımız, abone
usulüyle 400 TV kanalı ile 22 kat daha hızlı ve sürekli internet erişimi
imkanına kavuşacak. Bu yıl, sabit telefon abonelerine sesli mesaj bırakma
hizmeti sunulacak. Peşin kontör uygulamasından yararlanan abonelere yüzde 10
indirim yapılacak.’’
Dünyada böyle bir sistem yokken Oktay Vural bize telefon hatları üzerinden 400
TV kanalı vaad ediyor. Tamamen uydurma, tamamen teknik gerçeklikten uzak bir
vaad. Tanrı Türk'ü palavracılardan korusun, amin.
58. Hükümetin Dış Ticaretten Sorumlu
Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen
Kürşat Tüzmen, 11 Ocak 2003'te büyük bir kafileyle birlikte Irak'a gitti. Orada bazı açıklamalar yaptı. Hürriyet'ten okuyoruz: Kürşat Tüzmen Körfez Krizinin olumsuz etkilerini hatırlattı. Kişi başına milli gelirin 3 bin dolarlardan 2 bin dolar seviyesine inmesinde Körfez Krizinin de etkili olduğunu söyleyen Tüzmen, Türkiyenin 10 yılda Körfez Krizi nedeniyle yaklaşık 80 milyar dolar kayba uğradığını kaydetti."
Körfez Krizi nedeniyle uğranılan kayıp konusunda sürekli değişik rakamlar veriliyor. Botaş kendi zararının 1.6 milyar dolar olduğunu açıkladı, devletin bazı yetkilileri zararın 35-40 milyar dolar olduğunu açıkladılar, Hürriyet gazetesinden Ferai Tınç hanımefendi bu rakamın 100 milyar dolar olduğunu yazdı. Bir arkadaşımın belirttiğine göreyse Cumhuriyet gazetesinde Atilla İlhan bu rakamın 500 milyar dolar olduğunu yazmış. Anlayacağınız her önüne gelen bu rakamı arttırıyor. Bu uydurma rakamlardan ortalama bir rakam beğeneni ise dış ticaretten sorumlu devlet bakanı yapıyorlar.
12 Şubat 2003 tarihli Sabah gazetesine bakılırsa Kürşat Tüzmen kendi verdiği 80 milyar dolarlık rakamı beğenmemiş ve rakamı 180 milyar dolara çıkarmış. Dilin kemiği yok tabii: "1990 yılındaki Körfez savaşından gerek ekonomik, gerekse güvelik açısından Türkiye önemli kayıplara uğradı. Kuzey Irak'taki otorite boşluğu 15 yıl süren terör hareketine yol açtı. Son 10 yılda Türkiye'nin bu olaydan dolayı uğradığı kayıp 180 milyar doları buldu. Ancak bu kayıplar telafi edilmedi."
Tüzmen'in bu son açıklaması onun tarih bakımından da cahil olduğunu gösteriyor. Doğudaki terör 1990 yılında çıkmadı ortaya. Tam çıkış yılı 1984'dür. 1984 yılında ortada Körfez savaşı yokken de Saddam Kuzey Irak'a hakim değildi ve terör örgütü orada cirit atıyordu.
Hürriyet Gazetesi, e-Yaşam Eki
12 Ağustos’taki e-yaşam ekinin baş sayfasında, F1 yarışlarına katılan Renault takımının bilgisayar altyapısında Linux işletim sistemini tercih ettiği yazıyor. Olabilir, doğrudur. Ancak devamında “Linux, tüm verilerin analizlerini yüzde 90 gibi müthiş bir oranla daha hızlı bir şekilde işleyebiliyor” şeklinde bir ifade var. Bu bilgi tamamen palavra. 1) Linux bir işletim sistemidir. İşletim sistemleri verileri işlemez. İşletim sistemleri verileri işleyen programların çalışabileceği bir ortam sunar. 2) Şu andaki işletim sistemlerinin ve bu işletim sistemlerinde çalışan programların hiçbirinin birbirine göre yüzde doksana varan hız farkları yoktur, olamaz da. Örnek vermek gerekirse Oracle firması (veritabanı programları konusunda en iddialı firmadır) Web sitesinde, Linux üzerinde çalışan kendi programlarının rakibi olan Microsoft’un işletim sisteminde çalışan Microsoft’un programına göre yüzde 12 daha hızlı olduğunu vurguluyor (http://www.oracle.com/solutions/performance_scalability/tpcc_4cpu_09122003.html) . Yüzde 5, yüzde 10 gibi farklar büyük farklardır ve normaldir. Bir uygulama diğerinden yüzde 5-10 daha hızlı olabilir. Yüzde doksan gibi bir fark ise tek kelimeyle uydurmadır, palavradır.
Telsim
Telsim 2003'ün Şubat ayında verdiği ilanlarda cep telefonlarından televizyon izlemeyi sağlayan teknolojiyi duyurdu. İlanlara ve reklamlara bakılırsa bu teknolojiyi 120 Türk bilgisayar mühendisi geliştirmiş. Tamamen palavra bir iddia. Biraz altını kazıyınca bu teknolojinin bu konuda uzman bir firma olan RealNetworks firmasının teknolojileri ile gerçekleştirildiğini öğreniyoruz. 120 adet bilgisayar mühendisi de çok fazla. Ya gerçekten 120 adet bilgisayar mühendisi yok ya da varsa bu gerçek bir beceriksizlik çünkü 120 bilgisayar mühendisiyle normalde RealNetworks firmasının teknolojilerine gerek kalmaz, yeni teknolojiler üretilir, dünya yerinden oynatılır.